Biraz Kuran, Biraz Empati

Merhaba merhaba sayın sapiens ırkı… Canımı sıktınız. Bu akşam içip içip, içimden ne geliyorsa dökecem, siz de dinleyeceksiniz. (yazar bu esnada çayından bir yudum alayım derken dilini yakar)

Muhabbet edeceğiz, Haziran akşamı kaldırım kenarında çekirdek çitler gibi. Küfür yok, hakaret yok, saldırmak yok. Entel entel oturup konuşacağız.

Evet, kaldırım kenarı, ne sandınız? Entelektüel kimliğimizi korumak için, Çaykur paketine bir kaşık zencefil karıştırıp, “Hindistan Çayı” adı altında, %1200 kâr marjıyla, vasıfsız üniversite 2. sınıf öğrenci kitlesini sömüren antik kuntik kafelerde saatlerimizi mi çürütmemiz gerekiyor? Kalsın, ben almayayım.

Neyse, direk konuya gireyim de, yazı iyice şişmesin. Görsel verinin bu kadar fazla olduğu internet mecralarında zaten insanlara iki satır okutalım diye anamız ağlıyor. Korkmayın, Bim’deki 1 lira’lık salamlar gibi aç bitir bir yazı olacak.

***

Neden herkes, bilgisinin olmadığı muhtelif her hususta kafasına göre atıp tutma yetkisine sahip olduğunu düşünüyor? Özellikle mevzu din ve tanrı olduğunda, ülkenin en aydını bellediğimiz entelektüel birikimli bilim insanları, düşünür ve yazarlar dahi aniden varoşlaşıp “laiklik elden gidiyeah” diye röportaj veren amcaya evriliyor?

Kusura bakmayın, biraz ağır konuşucam. Ama şey gibi, abi gibi. Severim de döverim de hesabı…

Mesela Arif Tekin, Turan Dursun, Muazzez İlmiye Çığ dışında bu literatüre hakim kimseyi okumamış, kaynaklara inmemiş, taraflı eleştirilerin dışına çıkmamış halinizle gelip din hakkında idealist idealist konuşursanız; kahvede 101 oynayıp -iktisat mezunu edasıyla- “eğonomi çoğ eyi yav” şeklinde nara atan Terzi Mehmet’e ağzınızı bile açamazsınız. Ya da -bir biyolog edasıyla- “evrim varsa şimdiki maymunlar neden insan olmuyor, ehü ehü” diyerek evrimi iki buçuk saniyede çürüten Marangoz Ahmet’i kınayamazsınız. Zira aranızda zerre fark yok. Yok yani, valla yok lan, olsa dükkan sizin. Terzi Mehmet ile Marangoz Ahmet’e gülüp nasıl “çomar” diye niteliyorsanız; teoloji, din felsefesi ve diğer şeri ilimlere hakim kimseler tarafından aynı ayarda komik duruma düşüyorsunuz.
Yapmayın, gözünüzü seveyim yapmayın, gurban olduklarım yapmayın.

Kime sorsam uzun uzun araştırmalar sonucunda dinsizliği seçtiğini söylüyor fakat açık konuşucam, samimiyetinize inanmıyorum. Bu mevzuyu birçoğunuzun adam gibi gündemine bile almadığına eminim. Ben inanç mevzularının şakaya gelmeyeceğinin farkındaydım. Zira keyfekeder kaprislerim yüzünden yaptığım bir hata, ahiret sonrası sonsuz yaşamıma mâl olabilirdi. Ya da boş kuruntularım yüzünden, tek hayat hakkımı, aslında gerçekliği bulunmayan metafiziksel kavramlara ibadet ederek heba edebilirdim. Ben bunun farkındaydım, bu yüzden “inanç” olgusunun üzerine titredim ve ”hak” olana ulaşabilmek gayesiyle uzunca mesailer harcadım.

Bir insanın, anlamlı ve rasyonel bir temele oturtması gereken ilk olgusu inancıdır. Zira insan, bütün hayatını, inancının gereklerine göre sürer. Müslüman ise, rüşdünü ispat edebileceği tek yer dünyadır, dolayısıyla ahiretine yatırım yapar. Eğer ölüm sonrası hiçliğe karışacağı yönünde bir inancı varsa, pragmatist bir hayat felsefesini benimser ve ”dünyadan ne kadar haz alırım” derdine düşer.

***

Sadete geleyim. Kuran’ın neden madde üstü ve sonsuz kudret sahibi bir yaratıcı tarafından gönderilmiş olması gerektiğini anlatıcam.

Şimdi bir an olsun düşünelim…

Okuma yazma bilmenin dahi lüks sayıldığı; garip ritüeller ile abuk subuk putlara tapan;
doğan kız çocuklarını, babalarının yüz karası olmakla suçlayan;
kıytırık kabile kavgaları ile uğraşmak dışında hiçbir meziyeti bulunmayan; zır cahil, meziyetsiz, idiot, sığ ve eğitimsiz bedevilerden oluşan Hicaz gibi bir beldede doğuyor Hz Muhammed peygamber.

Hâl böyleyken, inkârcıların, nasıl tutturduğunun izahını yapmak zorunda oldukları onlarca kumar oynuyor. Onlarca muhtelif konuda ”bu böyledir” şeklinde net direktifler ile hüküm veriyor ve ”bu böyledir” dediği şeylerin sahiden de öyle olduklarını zaman bizlere gösteriyor: ”Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra anlayacaksınız.” (Sad 88)

Ve ayrıca, din uydurma girişiminde bulunan bir kimsenin yapmaması gereken yüzlerce davranış sergiliyor…

Mesela;

1) Toplumun tabulaşmış normlarına ve geleneklerine cephe alıyor. Zaten içki, fuhuş, kumar gibi ritüellerin Tanrı tarafından yasaklandığını söyleyerek, yıllar yılı alışkanlık edindikleri hazlardan vazgeçmeleri gerektiğini emrettiği yetmiyormuş gibi; namaz, zekat, oruç ve benzeri, insanı maddi ve bedeni açıdan yıpratacak fiillerin, Allah tarafından farz kılındığını söylüyor. E mantıken taraf toplaması lazım değil mi? neden kurucusu olduğu dini zorlaştırsın? Neden bu denli meşakkatli icraatleri zaruri kılıp insanları kışkırtsın?

Septiklerin de dediği gibi, kendisine vahiy indiğine dair iddiada bulunmasının tek sebebi, çölle kaplı bir yarım adayı fethetmek olduğunu ve gözünü iktidar hırsı bürümüş bir megaloman olduğunu var sayalım. Neden tabilerine “yanılmazlık imajı” çizmek yerine, kendi yazdığı kitapta, kendi hatalarını zikretsin? (Abese 1-4) Neden Allah’ın ağızından kendisini kınayıp azarlasın ve yazdığı kitabın kendisine odaklanması gerekirken, diğer peygamberlerin ismini(İsa, Musa, İbrahim vs) kendi ismimden fazla ansın? Üstelik kendisinin aksine, onların hatalarına ve kusurlarına da kitapta yer vermiyor.

2) Gördüğü zulüm, elem, acı, işkence, muhasara ve boykotlardan telli kaçmak zorunda kaldığı beldeye, yakın zamanda tekrar döneceğini ve kılıç bile kullanmadan fethederek elini kolunu sallaya sallaya gireceğini söylüyor…  (Fetih 27) Peki neye dayanarak böyle bir iddiada bulunuyor? Bu özgüveni nerden alıyor? İşin garibi sahiden de öyle oluyor. Birkaç yıl geçmeden, ellerini kollarını sallaya sallaya; türlü eziyetler görüp göç etmek zorunda kaldığı, perişan olduğu, ezildiği yurduna geri dönüyor Hz Muhammed Peygamber…

3) Nasıl “…birbirlerine destek de olsalar, gene de onun benzerini getiremezler.” şeklinde cüretkar bir duruş sergileyip Allah adına meydan okuyabiliyor? (İsra 88) Kendi halinde ümmi bir insan, kendisiyle eşit ya da kendisinden daha ileri edebi yeteneğe sahip insanların, yaptığını yapmaması/yapamaması için nasıl bir dinamik var ortada? Kaldı ki tarih boyunca sürekli bu tür girişimlerde bulunuluyor fakat her seferinde sonuç hüsranla neticeleniyor.

4) O döneme kadar filozof ve düşünürlerin hararetle tartışmasını yaptığı, “evrenin başı ve sonu var mı yoksa ezeli ve ebedi mi?” münazarasına; sanki “Big Bang” ve “entropi”den haberi varmışcasına, adeta bir kozmogoni uzmanı edasıyla noktayı koyuyor.

Araf 54, İbrahim 19 ve daha birçok ayette, evrenin “başı” olduğunu; Müminun 59 ile Araf 187’de ise- “o saat bize gelmez” diyen müşriklere, evrenin sonunun geleceğini söylüyor. Hatta bu söyleminden dolayı “mecnun” yaftası bile yiyor. Zira 6. yy’da yaşayan bir arabın gözünden dünyaya bakıldığında: Dedesi, dedesinin dedesi, onların dedeleri vs hep aynı dünyayı görmüşlerdir. Güneşe ve aya bakıyorlar, her gün düzenli olarak aynı paradigmasında doğup batıyor. Ucunu bucağını göremedikleri yeryüzü, sapasağlam ayaklarının altında duruyor. Hatta bırak 6. yy’da yaşayan müşrik bedevileri; materyalist kesim bile, Hubble 19. yy’da gelip kendilerineşamarı yapıştırana kadar maddenin/evrenin ezeli oluşunu savunuyorlardı. Peki 14 asır evvelinden, böyle muğlak ve ağır deney ve gözlem gerektiren bir hususta, nasıl bu kadar mutlak direktifler ile hüküm verebiliyor Hz Muhammed Peygamber? Çöl kumlarının altında teleskop mu saklamışsa, uzaya Sputnik’i aslında o mu yollamışsa demek ki, bilemiyorum Altan.

5) Enbia 30’da, resmen Büyük Patlama’dan haberi varmışcasına, yerlerin ve göklerin birleşik olduğunu ve Allah tarafından sonradan ayırıldığını; Zariat 47’de ise -kozmik fon radyasyonundan haberi varmışcasına-, evrenin sürekli genişlemekte olduğunu söylüyor.

Bu veriler ışığında günümüz biliminin ileri sürdüğü evren modeli ile, 1400 yıl evvel Kuran’ın çizdiği evren modeli taban tabana paralellik gösteriyor. İlginç değil mi?

Modern bilime göre evren:

– Başı var
– Tek bir noktadan meydana geldi
– Sürekli genişlemekte
– Sonu var

Kuran’a göre evren:

– Başı var (Araf 43, Yunus 3 vs)
– Tek bir noktadan meydana geldi (Enbiya 30)
– Sürekli genişlemekte (Zairat 47)
– Sonu var (Müminun 59, Araf 187 vs)

6) Sanki hidrojen ve helyumun sıkışması sonucu yoğunlaşarak gezegen ve yıldızların oluştuğunu biliyormuşçasına, evrenin önceden gaz bulutu hâlinde olduğunu bildiriyor. (Fussilet 11) Yine bu söyleminden dolayı müşrikler tarafından “mecnun” gibi ağır ithamlarda bulunuluyor. Zira “kaskatı” dünyanın, yıldızların, güneşin ve ayın bir zamanlar buhar gibi gaz halinde olduğu iddiası, doğal olarak o dönemde insanlara absürt geliyor. Fakat müslümanlar, diğer ayetlerin hatırına, zihnen kavrayamadıkları bu habere de iman ediyor. Müşrikler ise sırf tasavvur edememeleri sebebi ile alay edip ”bunlar eskilerin masallarıdır” diyor… Tanıdık geldi mi? neyse. 🙂

Sürekli sözlü tacize maruz bırakılıyor, bir yandan kılıçla öldürülme teşebbüsünde bulunuyorlar, aynı zamanda müşriklere tevhid inancını aşılamak için canı pahasına çırpınıyor, sonra onca işin gücün arasında “evren önceden gaz halindeydi” şeklinde bir ayet uyduruyor, yok yea… Hadi bu bilgiye o dönemde erişebilmesinin imkansız oluşunu geçtim, elin sığır arabı ne anlasın kozmolojiden? 7. yy’da bunu söylememin peygamber efendimize ne gibi faydası olabilir?

7) Aristo fiziğinden beri süre gelen, “yıldızların sonsuza kadar yanacağı” inancını yıkıyor ve yıldızların söneceklerini/öleceklerini söylüyor. (Tekvir 2, Murselat 8, Necm 53, İnfitar 82) Ne hikmetse Hz Muhammed Peygamber’in attığı “zar” yine düşeş geliyor. 20. yy’da sahiden de yıldızların enerjilerinin tükenip yok oldukları/olacaklarını anlaşılıyor.

8) Güneş ve yıldızlar için ışığı kendisinden olan cisimlere kullanılan “ziya”, ay için ise ışığı dışardan olan cisimlere kullanılan “nur” tabirini yakıştırıyor. (Nuh 16, Yunus 5, Furkan 61) Bu kadar ince bir ayrımı nasıl yapabiliyor?

9) Yasin Suresi 36. ayette; güneşin, kendisi için belirlenen yere kadar “akıp gittiğini” bildiriyor.

Güneş sistemi deyince hepimizin aklına şu geliyor:

Bu model eksiktir, aslında sistem şu şekilde işler:

 

Akıp gitmek… Ne müstesna bir benzetme ama!

Ayrıca güneş, ay ve dünyadan bahsederken, “…her biri, bir yörüngede yüzüp gidiyor” diyor ve hepsinin ayrı eksenler üzerine yol izlediğinin haberini veriyor (Enbiya 33)

10) Adeta bir okyanus bilimci edasıyla; birleşmelerine rağmen, denizlerin birbirleri ile karışmadığını söylüyor. (Rahman 19-20)

Bakın, bu ayetleri iyice anlamaya çalışın; “iki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salı vermiştir. Aralarında bir engel vardır, karışmazlar.” (Rahman 19-20)

Bugün modern bilim; farklı deniz kütlelerini birbirlerinden ayıran engellerin bulunduğunu söylüyor, tıpkı Kuran gibi…

Hz Muhammed Peygamber’in bırak inceleme fırsatı bulmasını, hayatı boyunca kaç defa deniz görmüştür, veya görmüş müdür meçhul.

Tatlı ve tuzlu su karışmaz. Şiddetli dalgalara, rüzgârlara ve nehirlere rağmen karışmazlar. Allah bu kanunu koymasaydı, içtiğimiz tatlı su nehirleri deniz suyuyla birbirine girerdi. İçindeki canlılar da yok olup giderdi:

İki denizi birbirine salıveren O’dur. İşte şu susuzluğu gideren tatlı bir su, diğeri de tuzlu ve acıdır. Allah aralarına, birbirlerinin sınırlarını aşmasınlar diye engel koymuştur.” (Furkan 53)

Bu mucizeleri görmezden gelin, kulak tıkayın, eğip bükün… Vallahi o gün geldiğinde sunacak mazeretiniz olmayacak.

11) Yükseklik arttıkça atmosfer basıncının düştüğünü, oksijen seviyesinin azaldığını, dolayısıyla yükseldikçe nefes alıp vermenin zorlaştığını ve göğsünün daraldığını söylüyor. (En’am 125)

“Muhammed düşünmek için dağa çıkıyordu” gibi bir itiraz gelebilir fakat işe bakın ki Arap yarımadası’ndaki en yüksek dağ 3 bin metre bile değil:

Ayrıca ayette ”tepeye çıkılıyor gibi” değil, ”göğe yükseliyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir” ibaresi geçiyor.

12) Adeta bir botanikçi edasıyla bitkilerin de cinsiyetlerinin bulunduğunu söylüyor. (Taha 53, Rad 3)

Ayrıca “rüzgârı aşılayıcı (dölleyici) olarak gönderdik…” diyor ve bitkilerin tozlaşarak ürediklerine işaret ediyor. (Hicr 22)

13) “…hareket eden her canlıyı sudan yarattı, …sudan bir insan yarattı” diyerek, biyolojik olarak her canlının yapısında su bulunduğunun ve suyun vecizesinin altını çiziyor. (Nur 45, Furkan 54)

14) “…damlacığı asılıp tutunan bir şeye dönüştürdük. sonra asılıp tutunan şeyi, bir çiğnemlik et hâline getirdik. Sonra bir çiğnemlik et parçasını, Kemik olarak yarattık. Sonra kemiğe et giydirdik” diyerek, insanın embriyodaki oluşumunun (et>kemik>et) sıralamasını en doğru şekilde yapıyor (Müminun 14)

15) İnsanın topraktan yaratıldığını söylüyor. (Müminun 12, Secde 7 vs)

Yine o dönemdeki müşriklere absürt gelmiştir bu ayet. Zira insan gibi komplike bir varlığın ham meddesinin, toprak gibi sade ve basit bir öz olduğu söylemi uçuk bir iddia. Fakat bugün biyolojinin de ilerlemesiyle, toprağın ve insan vücudunun analitik analizi yapıldı ve toprakta bulunan elementelerin tamamının, istisnasız insan vücudunda da bulunduğu gözlemlendi.

16) Sebe toplumunun helakını, daha da önemlisi nasıl helak olduğunu en doğru şekilde tanımlıyor. (Sebe 15, 16, 17)

İnkarcılar, kuran bazı kavimlerin helak oluşlarını haber ederken, ”Muhammed, Tevrat ve İncil’den alıntıladı bunu” ya da “Sümer tabletlerinde vardı” şeklinde iddialarda bulunurlar. Fakat gelin görün ki, Sebe suresi’nde geçen bu ayetler, inkârcıların elini kolunu bağlar. Zira Sebe toplumunun helakı milattan sonra gerçekleştiği için, bu olay yalnızca Kuran’da zikredilir. Ne Tevrat’ta yazar, ne İncil’de, ne de başka bir diğer kaynakta…

17) Modern bilimin, rakımını günümüzde ancak ölçebildiği “Lut Gölü”nü, dünyanın en derin bölgesi olarak niteliyor. (Rum 3)

Google denen basit arama motoruna ”dünyanın en derin bölgesi” yazıp taratın. Söyleyeceklerim bu kadar. Not: ”Dünyanın en derin yeri Mariana Çukuru” şeklinde itiraz gelebilir. Adı üzerinde, çukur… Jeolojik olarak aynı statüde bile ele alınmıyor Lut Gölü ile Mariana Çukuru. En derin çukur Mariana, en derin bölge/alan ise Lut Gölü Hafzası’dır.

18) Firavun’un cesedinin, kendisinden sonrakiler ibret alsınlar diye kurtarılacağını söylüyor. (Yunus 92)

Firavun’un cesedi, Krallar Vadisi’nde, ölümünden tam 3 bin yıl sonra (19. yy’da) bulundu. Zaten kuran ”bulunacak” dediyse bulunur. Kuran yanılmaz.

19) “Biz demiri ‘indirdik’ ki, onda çetin bir sertlik ve insanlar için faydalar vardır.” (Hadid 25)

Aa, demiri yer altından çıkarmıyor muyuz? Niye ayette “indirdik” deniliyor? Hayır, demir dünyanın dışında oluşur. Güneş bile, demirin oluşumunu sağlayacak kadar yüksek ısıya sahip değildir. Demir, Süpernovalar’da oluşur. Belli bir noktadan sonra Nova Yıldızı bu demiri taşıyamaz ve patlar. Demir bu şekilde dünyaya düşer. Yani modern bilimin de işaret ettiği gibi, demir dünyada oluşmaz, dünyaya iner.

Ayrıca ayette özellikle demire dikkat çekilmesini ve çok ehemmiyetli bir madde olduğunu söyleme sebebini yine ancak 20. yy’da fiziğin, kimyanın ve biyolojinin ilerlemesiyle anlayabiliyoruz. Zira o dönemde demir ile yalnızca kılıç ve bir kaç araç gereç yapılıyordu. Mikrobiyolog Micheal Denton’ın bir makalesinden kesit spoiler verip buraya aktaracaktım da vazgeçtim, çok uzun. Fakat özetle: ”Demir kadar hayati önem taşıyan hiçbir madde olmadığını” ve “demir” olmaksızın, yaşamın asla oluşamayacağını söylüyor.

Hz Muhammed, onca işin gücün arasında neden “demir”i övsün? Altın, elmas ve diğer değerli madenler dururken neden demir? Ve neden “güneş ışınları” için kullandığı “en-zelne/أَنزَلْنَا (indirdi)” kelimesini demir için de kullansın? “Verdik” der, bahşettik der, sunduk der, neden “inmek” kelimesi?

20) Bulutların aslında görüntülerinin aksine hiç de öyle pamuk gibi hafif olmadıklarını söylüyor. (Araf 57, Rad 12)

Bugün bulutların binlerce ton ağırlığında olduğunu biliyoruz. Fakat çıplak gözle bakıldığında, havada süzülen hafif su buharı kümeleri gibi bir izlenim bırakan bulutları tasvir ederken “ağır” demek, ne bileyim ya…

Dahası büyük patlamadan, büyük çöküşe(Enbiya 104); parmak uçlarındaki kimliğimizden(Kıyamet 3-4), kemiklerimizin oluşumuna(Müminun 14-
Bakara 259); kuşlar arası muhabbetten(Neml 16), karıncaların iletişimine(Neml 18); bitkilerin cinsiyetinden(Rad 3, Taha 53), solunum ve fotosenteze(Tekvir 18); yeryüzündeki fay hatlarından(Tarık 12), yeraltı sularına(Zümer 21); gökyüzü tabakalarından(Mülk 3), yeryüzü tabakalarına(Talak 12); çekim gücü ve hareketten(Tekvir 15-16), atom ve atomun parçacıklarına(Sebe 3); İncil işaretlerinden(Maide 15), Tevrat işaretlerine(Bakara 146); Sebe Toplumu‘ndan(Sebe 15-16), Ad Kavmi‘ne(Fecr 6-8) kadar muhtelif konularda bilgi, meçhul bilimsel veriler, tespitler ve haberler veriyor…

Yemin ederim okuyacağınızı bilsem şu listeyi ona-yirmiye katlarım, her maddenin uzun uzun izahını yaparım da işte, yazının hacmi artmasın. Anlayana sivrisinek saz, kafası almayana/almak istemeyene/almamak için direnene davul zurna az.

Biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde mucizelerimizi göstereceğiz ki, O’nun (Kuran’ın) gerçek olduğu onlara iyice belli olsun…” (Fussilet 53)

Yani nasıl desem hacım, Kuran’ın bunlar ve bunlar gibi onlarca muhtelif konuda bilgi, yazıldığı dönemin şartlarıyla meçhul bilimsel veriler, tespitler ve haberler vermesi, bunca farklı konuya atıfta bulunup hiç yanılmaması, -en basit tabiri ile- ”normal” olamaz.

Allah Enbiya Suresi 37. ayette delillerini/mucizelerini bizlere göstereceğini söylemişti. İşte delilleri, işte mucizeleri! Şu ayetin muhatabı olmayın: ”…delil olarak ne getirirsen getir, biz sana inanmayacağız.” (Araf 132)

Hz Muhammed’in herhangi bir şekilde entelektüel birikimi olmadığını biliyoruz. En sağlam rivayetlere göre yalnızca bir kaç defa Hicaz bölgesi dışına çıkıyor, o da ticaret amaçlı. Birinin Hz Muhammed’in dizinin dibinde oturup 23 yıl boyunca sistematik bir şekilde onca peygamber kıssası, şeri, içtimai, hukuki, ekonomik ve sosyal hüküm, dini ve fasihin zirvesinde ebedi metin içeren derli toplu bir kitap yazdırmasını bekleyemeyiz. Çevresinde bunu yapacak/yaptıracak kadar donanımlı bir kaç kişi dışında kimse yoktu zaten. Rahip Bahira desen, 9-10 yaşlarındayken yalnızca bir defa görüşmüştü. Varaka bin Nevfel desen, henüz peygamberliğin ilk yılında vefat etti. Varaka’sız 22 yıl boyunca nasıl din uydursun? Zaten müşriklere baktığımızda, Peygamber’e ithafen “sen falanca kişiden öğreniyorsun” iddiasının üzerinde durmak yerine “mecnun” şeklinde yafta çektiklerini görürsünüz.

Ne diyeyim ki? Daha önce Bilal’e anlatır gibi anlattım, anlamadınız. Recep Bakkal’a anlatır gibi anlattım yine “belki de?” demediniz. Şimdi de üst kattaki Nebahat Teyze’ye anlatır gibi anlattım, belki düşünüp akledersiniz.

Ekşi’de “denizi yaran adamı kovalamaya devam etmek” diye bir başlık açıp 56 iq’lu halleriyle Musa peygamber ve Kızıldeniz’in yarılması olayı üzerinden ironi yapmışlardı. Evet Ekşici, denizin yarılmasına şahit oldular fakat buna rağmen inanmadılar, evet. Muhtemelen Firavun ve ordusunun yerinde olsaydınız, siz de gözleriniz ve kulaklarınız ile şahit olmanıza rağmen iman etmeyecektiniz. İçinizdeki arsızlık, dediğim dediklik, statükoculuk, nefret ve tekebbür buna mani olacaktı. Tıpkı apaçık mucizelere işaret eden Kuran ayetlerini zorla eğip bükmeniz ve bu şekilde kendinizi zorla avutup kandırmanız, tatmin etmeniz gibi

Ama üzgünüm, hakikat sizin keyfekeder kaprislerinize göre şekillenmiyor. Neyi arzuladığınızın önemi yok; hak hak ise, isteseniz de hak, istemeseniz de.

Ayrıca “onlar açık şekilde mucizeler ile muhatap oldular, ben de görmek istiyorum…” şeklinde bir savunma mekanizması geliştirmişsiniz. Bu, ne şimdi, ne de Allah katında geçerli olmayacaktır.

İsa peygamber zamanında tıp ileri seviyedeydi, Allah Hz isa’ya ölü diriltme mucizesi verdi. Musa Peygamber zamanında sihir ve büyü yaygındı. Hz Musa’ya asadan yılan çıkarma ve beyaz el gibi mucizeler verdi. Hz Muhammed Peygamber zamanında şiir ve edebiyat çok gelişmiti. Hz Muhammed Peygamber’e de fasihin ve belagatın zirvesinde bir kitap indirdi.

E günümüzde ise bilim altın çağını yaşamakta. Allah da bilimsel bazı verileri, 1400 yıl evvelinden zikrederek mucizelerini bizlere gösteriyor. Her şey o kadar açık, o kadar net ve mutlak ki… doğru olmasını istediğiniz fenomenlerin değil de, doğru fenomenlerin arkasından gitseniz yetecek aslında. Bir deneyin, deneyin bakın nasıl mis gibi oluyorsunuz.

Bakın, bütün bunları uzunca süre düşünmüş, deli gibi okumalar gerçekleştirmiş, metinleri incelemiş, zihinsel yetisini dibine kadar kullanarak muhakeme yapmış, bu gayede saçını başını dağıtmış, mahalle muhtarı gibi ellerini arkadan birleştirip saatlarce volta atmış, bazı sorular nedeniyle geceleri uykuları kaçmış, günlerce eve kapanmış hatta bir anlamda uzlete çekilmiş ve kafayı sıyıracak dereceye gelene kadar düşünmüş, sürekli düşünmüş, çok düşünmüş, sorgulamış, istintak etmiş ve nihayet doğru olduğuna inandığı kanıya varabilmiş biri olarak söylüyorum: inanç mevzuları şakaya gelmez. iyi düşünüp taşının, mukayesini iyi yapın.

Ben her şeyin doğrusunu bilen, her şeyin farkında olan mümeccim başı değilim. Sonuçta yaşım olmuş 22, mahallede çocuklarla misket oynarken mızıklıyorum. Ben doğru olduğu kanaatine vardığım fikri beyan eder geçerim. Bu yüzden siz beni de sallayıverin.

Hatta aklınız varsa, herkesi ve her şeyi boşverin. Bütün ön yargılarınızdan kurtulun. Oturun ve kendi doğrularınızı kendiniz inşa edin. Araştırın, okuyun, öğrenin, bilin, bildikleriniz üzerine düşünün, felsefe yapın, karşı argümanları da irdeleyin, “acaba gerçeklik payı var mı?” deyin. Duygusal yaklaşmayın. Bu din ne mevcut despot hükümetin, ne de onlardan başkasının dini. Kimseye tepki olarak inancınızı terk etme yoluna gitmeyin.

Bir İngiliz atasözü var: ”Atı suya götürebilirsin, ama oradan su içmesini sağlayamazsın.” Size izah ederim fakat duyumsamanızı sağlayamam. Tesiri oluyor mu bu söylediklerimin bilmiyorum, bilemiyorum, bilemeyeceğim. Anlatıyorum, umarım idrakına varıp söylediklerimi iyice kavrarsınız.

Ancak akıl ve vicdan sahipleri anlar.” (Rad 19)

Son olarak işin psikolojik yönene baktığımızda, din, insana müthiş bir yaşama arzusu aşılıyor. Mesela benim; halâ müstebit kimselerin anasını bellediği şu çivisi çıkmış mütegallibe dünyanın içerisinde yaşamımı sürdürebilmemin en büyük sebebi, Allah‘ın varlığıdır. Aksi hâlde mutlak adaletin gerçekleşeceği bir ahiret hayatı yoksa, çekilecek gibi değil moruk bu dünya. Münevver Karabulut ile Cem Garipoğlu’nun aynı toprağa karışıp hiçlikte kaybolacakları inancını ciddi ciddi içimde barındırsam; “düzerim böyle işi, oynamıyorum lan ben” deyip intihar ederdim. Meryem’in de, Firavun’un da aynı yere gittiği bu dünyada anlam aramaya utanırım açıkçası. Zaten vücudum serotonin kıtlığı çekiyor. Zaten Demet Akalın ile Hande Yener ortak albüm çıkarmış gibi hissediyorum, zaten mutlu olma eşiği dipleri oynayan yarı depresif bir tipim. Şu an karşıma ağzı kulaklarında dünyanın en mutlu adamını getirin, yarım saat muhabbet edelim, 31. dakikada depresyona girer yemin edierim. Bu dünyada zarar ediyorum olum ben. Memnuniyetten çok, maddi ve manevi elem duyuyorum. İnsan zarar edeceğini bile bile bir ticarete girişir mi? İşte, yine aklı başında kimse, kahrın ve kederin memnuniyetten fazla olduğu bu dünyada yaşayıp zarar etmez. Hele hele farkındalık temayülü yüksekse…

Sözün özü: Günlerce odama kapandığımda ve aval aval tavanı seyrettiğimde, yemek yemeye bile mecalim olmadığında, acaba ellerim ayaklarım boşalır da düşer miyim tedirginliği ile olduğum yere oturmak zorunda kaldığımda, her şeyden ve herkesten bezdiğimde, bitap düştüğümde; tembelliği tenkitle yasaklayan dinim sayesinde doğruluyorum ben. “Bir iş ve oluştan boşalır boşalmaz başka bir işe koyulup yorul!”(inşirah 7) diyen Rabbimi dinliyorum, dinlemek zorunda hissediyorum ve kalkıyorum. Okuyorum, çalışıyorum, üretiyorum, düşünüyorum… Bunların hepsini yapmak için gerekli itici gücü bana ancak din sağlıyor. Bağcıklarımı bağlamaya dahi üşenen ben, günlerimi verip yardım faaliyetlerine katılabiliyorsam eğer; ahirette Allah, “kulum, bana ne getirdin?” diye soru yönelttiği zaman apışıp kalmayayım diyedir. Sendelediğimde, hatta manen çöktüğümde, ”bismillah” deyip şükürle kalkabiliyorsam, bunun sebebi dinimdir. Yani çok uzun zamandır yalnızca Allah var diye yaşıyorum. Gerekli motivasyonu ve yeterli dinamiği ancak din sağlıyor zira.

Neyse, fazla dırdır ettim ama kızmayın. Mudara, size yalnızca mahdut bir kozmik atığa dönüşecek basit ve değersiz et yığınlarından ibaret olmadığınızı hatırlatmaya çalışıyor.

Bu arada Marangoz Ahmet ve Terzi Mehmet’e selamlar. Kaçtım ben, hadi baş baş…

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

6 Cevaplar

  1. sarı cicek dedi ki:

    mütiş bir yazı olmuş , ellerinize sağlık.tüylerim diken diken şuan. ne diyeceğimi bile bilemiyorum..

  2. Orhan hangeldi dedi ki:

    Yazı kabiliyeti, kalem ve fikir namusu olan vicdanlı bir genç tarafından yazılmış, okuyan zihinleri altüst ve dahi ateistleri perişan eden bir yazı… Çok beğendim valla…

  3. ata turksoy dedi ki:

    pes.
    ne beyin beeeeee

  4. Eren dedi ki:

    Elinize sağlık, böyle güzel yazılarla ve azcık reklamla birçok siteyi sollarsınız diye tahmin ediyorum.

  5. ferhad dedi ki:

    tebrik ederim

  6. İlhami dedi ki:

    Valla sözün bittiği yer üzerine bir söz söylersek ayıp ederiz diye düşünüyorum tebrik ederim Allah kabul etsin diyelim bu ibadetini ne güzel

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir