Dinlerin Tanrı Tasavvurları ve İslam Kıyaslaması

  • 83825-004-451EFABC

Bu yazıda, tarihte ve bugün de mevcut olan önemli dinlerin tanrı tasavvurları ve inanç sistemlerini felsefi anlamda inceleyeceğiz.

Genellikle belirli bir dine eleştiri olarak “binlerce din var, hangisi doğru olduğu anlaşılamaz” gibi bir itiraz ortaya konulur. Fakat dinler tarihini incelediğimizde, dinler arasında uçuruma varacak farklar olduğunu, hepsinin sağlıklı sınıflandırılmalara sokarak ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini görebiliriz.

Örnek olarak birçok dinde bildiğimiz anlamda bir ahiret hayatı yoktur. Birçok dinde peygamber tasavvuru yoktur, ya da birçok dinde tanrı tamamen insansı özellikler almıştır. Birçok dinde tanrı ölümlüdür, inkarnasyonu vardır, kusurlara düşebilir. Birçok dinde tanrısal varlıklar geleceği bilmekten acizdir. Birçok dinde evren ebedidir ve kıyamet yoktur. Elbette bu tip inançlar, felsefi anlamda elimize malzeme vermektedir.

Bu yazı mitolojik inançlar ile semavi dinler arasındaki inanç konusunda farkları inceleyecek, kopya itirazlarını bir yönden eleştirecek, dinlerdeki temel kısaca vermeye çalışacaktır.

Sırasıyla işleyeceğimiz dinler:

1)  Mezopotamya dinleri: Sümerler, Babiller, Akadlar.
2)  Mısır dini, firavun kültü ve Anadolu dinleri
3)  Arabistan dinleri
3)  Avrupa Dinleri: Yunan dini, Roma dini, Cermenler
4)  Amerika dinleri: Aztekler, Mayalar, İnkalar
5) Geleneksel Türk dini
6) Mecusilik
7) Hinduizm, Sihizm, Budizm, Şintoizm
8) Yahudilik, Yahudilerdeki fikri karakteristik
9) Hristiyanlık, Paulus, İlk ayrılıklar
10) İslam inanç esasları

1) Sümerler, Babiller, Akadlar

Sümerliler dinler hakkında elde edebildiğimiz ilk kaynakları sunuyor. Elbette bu “Sümerlilerden önce dini inançlar yoktu” dememize yetecek bir bilgi değil; yalnızca buralarda yazının ortaya çıkış tarihinin tahminen m.ö 3500’lerde olması, bize en eski belgelere ancak buradan ulaşmamıza imkan veriyor.

Sümerliler karakteristik olarak çok tanrılı bir dine inanıyorlardı. An adlı baş ilah, ilahların başıydı. Bu ilahın putu olmamıştı. İlk başta monoteist bir din gibi görülse de, An adlı ilahın nammu adlı başka bir ilah tarafından yaratıldığı inancı tamamen işi politeizme döndürüyor. İnanna, Dumuzi motifi bu bölgelerde görülüyor. Tanrılar arasındaki ilişkiler tamamen insansı haldeydi. Tanrılar aşık olur, evlenir, çoğalırdı. Felsefi anlamda elbette bu gibi kavramlara ihtiyaç duyan varlıkların kutsiyet iddiası aklen sorgulanmaktadır.

Sümerlerde ahiret inancı, semavi dinler gibi evrenden bağımsız değil, bizzat dünyanın yeraltında devam ederdi. Cennet diye bir inanç da yoktu. Evrenin entropi ile komple bir şekilde yok olacağının bilimsel anlamda ispatlı bir bilgi olması ile, ölüleri yeraltı alemine sonsuza değin göndermek fikrinin felsefi problemini görebiliriz.

Babil dinlerinde Marduk ilahlar meclisinin başına geçmişti. Ay ilahı sin, güneş şamaş, yıldızlar da iştar olarak adlandırılırdı. Hatta bu kültlerden ötürü, semavi dinlerdeki peygamber İbrahim’in Akad devletinin kurucusu  1.Sargon’a karşı çıktığı tahmin ediliyor. Zira Kur’an’a göre de İbrahim, “Güneş, ay ve yıldızın” ilahlığını reddediyor. Bu bilgi tarihsel olarak doğru bir bilgi. Zira o dönemde üç kültün teslisi çok yaygındı.

Babil ve Asur mitolojisinde, yıldızlar tanrıların gizli bir yazısı olarak tasavvur ediliyordu. Hatta bu sebeple bu yıldızlar kültü, İslam’da bahsedilen lehv-i mahfuz’u burayla ilişkilendirilmeye çalışılır. Ancak Lehv-i mahfuz denilen kader ve tabiat bilgisinin var olduğu “ana kaynak”, yıldızlarla hatta bu evrenle alakalı bir kavram olmadığı gibi, insanların onu evreni gözlemleyerek anlamlandırması mümkün değildir. Lehvi mahfuz evrenin dışında, maddeden uzak bir şeydir. Konuya dönelim:

Babil ve Asurlularda da “cennet” yoktur. İnsanlar ölümden sonra dünyanın batı tarafında olacaklardır. Ölüler bulanık su içerler. Burası neşesiz bir yerdir. İnsanların ruhlarının “dünyanın batı tarafında” olduğunu söylemek de felsefi anlamda sonlu bir evren için mantıklı görülmemektedir.

2) Mısır dini

Firavunlar ülkesi olarak bilinen eski Mısır, sırlı bir dünya olarak tanımlanır. İlk taş pramit grubu, 3. Sülalenin (m.ö 2686-2613) zamanına inşa edildi. Bilgi kaynağı olarak Tabut metinleri, Ölüler Kitabı çok önemlidir. Peki mısırlıların kainat tasavvurları neydi?

“İnsanlar ve tanrılar yokken, ölüm mevcut değilken, ezeli karmaşa okyanusunda karalar ve sular meydana geldi” deniliyor, piramit metinlerinde.

“Tanrılar yokken” nasıl karalar ve sular meydana geldi, o da felsefenin sorusu olacaktır.

Mısır dinlerinde güneş ilahının büyük önemi olmuştur. Bu tanrıya “re” denir. Daha sonra Amon ile birleştirilmesiyle, “amon-ra” adı ile imparatorluk tanrısı haline geldi. Öziris yeraltı dünyasının hükümdarıdır. İzis de önemli bir tanrıçadır.

Fakat burada ilginç bir girişim var. 4. Amonefis (m.ö1337), bir anda dinde reform teklifi yapıyor! Nedir bu reform teklifi? “Tanrıları birleştirelim, hepsinin yerine Aton kursunu yerleştirelim” şeklinde bir çeşit monoteizm/tevhid inancı teklifi. Tabii, çok tanrılı mısır sülalesi bundan hiç hoşlanmıyor, olaylar çıkıyor. Hatta bu yüzden 4. Amonefis, başkenti taşımak zorunda kalıyor.

İşin ilginç olanı, bu kralın, semavi dinlerdeki Joseph-Hz. Yusuf ile birlikte olduğuna dair iddialar. Bildiğiniz üzere Yusuf, Firavun sarayında büyüyor, peygamber oluyor ve tek tanrı davetine başlıyor, daha sonra ise kralın veziri oluyor. Muhtemelen Yusuf figürünün birlikte yaşadığı dönem tam olarak 4. Amonefis dönemi. Tell –el  Amarna’da keşfedilen “tûtu” isimli bir kişinin türbesinde “kralın baş hizmetçisi, sami ırkından vezir” yazısının bulunması da bu iddiaları destekler nitelikte.

Çok tanrılı mısır inançlarına dönelim. Firavunlar yaşarken yarı tanrı, ölünce ise tam tanrı oluyorlardı.  Tanrısal niteliklerini korumaları için, Firavunların kız kardeşleriyle evlenmeleri şarttı. Onlara göre insan, “vücut, isim, ah, ba ve ka”dan meydana geliyordu. Son üçünün ne olduğu tam olarak bilinmiyor.

Ahirete inanıyorlar mı bu Mısırlılar? Evet. Ama yine bir “dünyanın uzak yerinde yaşamaya devam eden ruhlar” ile  “yeraltı dünyası” inancıyla karşılaşıyoruz. Cehennem yok. Cehennem figürü olan kalıntılar ise, daha sonraki devirlerden kalma. Bunların da monoteizm/tevhid inancını yaymak isteyen kişilerin/peygamber figürlerinin etkisi ile Mısırlıların inançları arasına dahil olduğu düşünülebilir.

mısır dini ile ilgili görsel sonucu

Anadolu inançlarına da göz atalım.

Eski Anadolu dinlerinde ise, politeizm vardı. bereket kültleri vardı. Çocuklar öldüğünde evin içine gömülürdü. Mezarlarda ölülerin şahsi eşyaları bulundurulurdu.

Hititlere göre tanrılar insan gibi yeme-içmeye muhtaçtır. Mesela bir kraliçe, tanrıya hitaben “eğer kocam yaşarsa sana yağ, bal ve meyve vereceğim” dediğini ifade eder.  Yeme ve içmeye maddesel özellikte varlıklar muhtaçtır. Yiyecek ve içeceği kendisi yaratan ilah figürünün bunları yemeden yaşayamaması da felsefi anlamda bir sorun teşkil eder.  

İlginç olan nokta, Anadoludaki büyü kalıntılarının, Anadolu’ya ait olmayan bir dil olan Akadça olması. Bu, büyünün Anadolu’ya Babil’den geldiğinin ispatı niteliğindedir. Kur’an da Bakara 102’de büyünün ilk kez Babil’e indiğini iddiasında bulunur ve bu buluntu, bilginin doğru olduğu anlamına gelir. Bu çoğu Müslümanın dahi bilmediğinden emin olduğum, fazlasıyla şaşırtıcı bir bilgidir.

3) Eski Arabistan dinleri

Verimlilik tanrıçaları ve tanrı aileleri öne çıkar. El yüksek tanrıdır. İlahlar meclisinin başındadır. Muhtemelen Arap yarımadasında peygamber figürlerin monoteist davet denemelerinde Allah kelimesinden kalmış, ancak toplumda tam bir monoteizme dönememiştir. Çünkü karısı  da vardır. Asirat, Dagon, Baal meşhur tanrılardandır. Örnek olarak Baal tanrısı suç işler, kızkardeşlerinin aracılığıyla kurtulur. Tanrısal kavramın “suç” işlemesi felsefi anlamda sorunludur.  Kurban inançları vardır, kutsal fahişelik gibi uygulamaları söz konusudur.

Nuh tufanı bütün dünyayı kapladığına inanılsa da, Kur’an’da bu konuda kesin bir ifade yok. Hatta Muhammed peygamber dışında diğer peygamberlerin bölgesel olduğuna dair rivayetler göz önünde bulununca, Nuh tufanının belirli bölgede olmuş olabileceği söyleyebilir. Ur’da yapılan arkeolojik kazılarda su baskını izi vardır ve Gılgamış destanının da bu bölgede oluşu, bu fikri destekler niteliktedir.

Peygamber Nuh’la ilgili Kur’an ayetinde, gemi yapılırken “tahta ve çivi” kullanıldığını ifade edilmesi de, Nuh peygamberin Erken Bronz Çağında yaşadığı fikrini güçlendiriyor.

Hud peygamberin de bu bölgeye gelen bir resul olduğuna dair ayetlerde, “size onlardan ziyade boy ve pos verdi” cümlesinin geçişi de, bu bölgedeki kazılarda milattan önce 2600 yıllarda kuzeyden, “boylu poslu, iri yapılı” kavmin geldiği fikrini doğruluyor.  Salih peygamberin mucizevi devesinin, müşrikler tarafından bu şekilde tartışma konusu olması da devenin henüz evcilleşmediği bölge olduğuna işaret edebilir. Zira günümüz Arkeolojik kazılara göre devenin ehlileştirilmesi M.Ö 12. Yüzyıldan sonradır.

Eyyub adlı peygamberin de Akadça bulunan bir metinde bahsedilen  “Ay-a-ab” adlı bir prens olduğu düşünülüyor. Orta Arabistan’da Allah inancı vardı ancak bilinen bir ahiret inancı yoktu. Allah’ı uzak bir varlık olarak görüyorlar ve putlardan günlük işleri için yardım istiyorlardı. Müslüman tarihçilere göre Allah lafzı bu bölgede diğer bir peygamberin getirdiği dinden kalmış, ancak müşrikler tam olarak şirklerini bırakmamışlardı.

İlgili resim

4) Avrupa dinleri

Yunanlılar’ın Zeus’u baş ilahtı. Olimpos dağında oturduğu tasavvur edilirdi. Karısı Hera’ydı. Rahmet tanrısı Apollon, harp tanrıçası Athena idi. Yeraltı dünyası inancı vardı ve buranın ilahı Hades’ti.  Ölenler yeraltında ölüler aleminde yaşarlardı. Yalnız seçkinler Elysium adında, dünyanın batı tarafında bir adaya giderlerdi. Aynı felsefi sorunla burada da karşılaşıyoruz.

İlginç bir şekilde Yunan dinlerinde çoklu ilahlara karşı çıkan bazı tektanrıcı karakterde ekollerle karşılaşıyoruz. Mesela Orphik ekolleri buna örnektir. Xenophanes, mitolojik tanrı tasavvurlarını eleştirir, onların insan kılığında olmasını reddeder. Ona göre tanrı ne doğar, ne ölür, ne değişir. Aksine, maddeyi hareket ettiren o’dur.

Heraklit, panteizm temalı tek tanrıcılığı savunmuştur. Anaxagoras, “tapınılan tanrıların taş kültlerden ibaret olduğunu” ifade edince ülkesinden sürgün edilmiştir.

Roma dinlerinde de Jupiter, Mars, Quirinis ön plana çıkardı. Cermenlere göre tanrılar ebedi değillerdi. Kader vardı ama tanrıların bile bunu değiştirmeye gücü yoktu. Sonu olan bir varlığın tanrı olabileceği, tanrının kadere müdahale etme gücü olmadığı gibi iddialar felsefi anlamda mantıksal problem içerirler.  Onlara göre kıyamet olacak ama dünya tekrar denizden yükselecekti.  Tabii, bu olay için big bang’in tekrarlanması gerekiyor. Deniz kavramı da ayrı bir ilginçlikte.

İnkalar ile ilgili görsel sonucu

5) Eski Amerika dinleri

Aztekler gelişmiş bir matematik bilgisine sahipti. Yeraltında dokuz yer altı sistemi vardı. Onlara göre göğün en üst katında tanrı Tonacatecutli, karısıyla beraber otururdu. Su ile yıkanılır, manevi temizlik için oruç tutulurdu. İlginç şekilde oruç/ibadet öncesi su ile temizlenme gibi ibadetlerin, dünyada birbirleriyle organik bağı olmayan, yani birbirlerinden öğrenmelerinin aklen pek mümkün olmadığı bölgelerde yer aldığını görüyoruz. Amerika kıtasında da, Orta doğu klasik dinlerinde de oruç olması, “kopya” iddialarının pek mantıklı olmadığını gösteriyor.

Azteklerde insan kurbanı, yamyamca ziyafetler söz konusuydu.  Tezcoco kavminden Nezahualcoyotl adında birinin, yaptırdığı dokuz katlı mabette “kainatın yaratıcısı, görünmeyen bir tanrı”ya iman ve ibadet edilmesini savunmuş, kanlı ritüelleri kaldırmak istemişti. Yazdığı destan da Süleyman mesellerine benzerlik gösteriyor. Amerika kıtasında, Filistin bölgesinde yaşamış Süleyman mesellerine benzer yazıların var olabilmesinin kopya ile açıklanamayacağı konusundaki yorumu okuyucuya bırakıyorum.

Mayalar insan kurbanını sevmezler, ancak hayvan kurbanlarını tercih ederlerdi. Top oyununu biliyorlardı, Mabedin geniş avlusu aynı zamanfa futbol sahası sayılırdı.

6) Geleneksel Türk dini

Aslında tarih boyunca Türkler çeşitli dinlere inanmıştırlar. Budizm, Hinduizm, Yahudilik bunlara dahildir. Şamanizm Türklükle direkt özdeşleştirilmeye çalışılsa da, Çarlık Rusya’sı zamanında Türk boylarından bir grup, Rus Çarına giderek dinlerinin Şamanlık olarak adlandırılmasından rahatsız olduklarını ifade etmiş, ancak batılı misyoner ve etmologlar bu kavramda ısrar etmişlerdi.  Bu sebeple “eski Türklerin bir kısmı” ifadesi kullanacağım.

Kainatı yaratan, ulu bir tanrıya inanılıyordu. Bu tanrı göktanrı idi. Fakat Türkler bu tanrıya insani özellikler de atfediyordu. Bu tanrının karısı Umay’dı. Orhun kitabelerinde Türk hakan ve beyleri daima tanrıya şükür ederlerdi. Tabiattaki her bir varlığın ruhu vardı. Ateşi canlı bir varlık olarak addederler ve bu yüzden onu suyla söndürmezler, ateşe doğru tükürmezlerdi. Türklerde haşir günü inancı söz konusuydu, bu inanç yeryüzündeki birçok dinde bulunmuyordu.

Ölüler için yas tutulur, saçlarını keserler, yüzlerini yaralayarak kan akıtılar, kanlı gözyaşları dökerlerdi. Ölüleri elbiseleri ile gömerlerdi. Kırgızlılar ise ölüleri yakarlardı. Müslüman olduktan sonra ölüleri tekrar gömmeye başladılar.

mecusilik ile ilgili görsel sonucu
6) Mecusilik

Kurucusu Zerdüşt’tür. Kitabı Avesta’dır. Zerdüştlüğe ait yazıların, Zerdüşt’le ilişkisini tespit etmek, sıhhatini kontrol etmek güçtür. Bu sebeple elimizdeki verilere göre değerlendirme yapmalıyız. Zerdüşt vahiy aldığını ifade etti. Ahura mazda adlı ilah, “her şeyi bilen rabb” anlamına geliyor. Yaratıcı, gerçek nizam ve fiiliyatın rabbidir. Kötü varlıkları ise Ehriman yaratmıştır. Bir ilahi ikililik söz konusudur. Ateş yakmak bir kurban ifadesidir. Hesap günü vardır, Sinvan köprüsü gerçekleşecektir.

Vahyi olması yönünden Semavi dinlere benzerlik gösteriyor. Bu sebeple bazı İslam tarihçileri, Zerdüşt’ün gerçek bir peygamber olabileceği, fakat orijinal nüshaya ulaşılamaması ve Ehriman gibi ikili ilah anlayışının sokulmasının gnostik, budist ve hindu inançlarının etkileriyle olabileceğini ifade ediyorlar. Zira tarihçiler Zerdüşt’ü oldukça eski tarihlere götürürler.

Gnostik dinlerde bir ikililik vardır. İyiliği yaratan tanrı bir yerde, kötülüğü yaratan tanrı bir taraftadır. Semavi dinlerde ise İyiliği yaratanın tanrı olduğu, kötülüğe ise özgür irade ile yaratılanların (şeytan ve kötü insanların) sebep olduğu inancı söz konusudur. Zira yaratılan varlıklar özgür iradelerini seçip iyiliği de mümkün kılabilirler. İyilikleri seçmeleri mümkün iken, kötülükleri sebebiyle yaratıcıyı suçlayamazlar. Buna rağmen kötülüğü seçenler,  ebedi hayatta cezalandırılacaklardır.

budizm ile ilgili görsel sonucu

7) Hinduizm, Sihizm, Budizm, Şintoizm

Hinduizm belirli bir din olmaktan ziyade, Hintlilerin inançlarının birleşmiş halidir. Sayısı yüzleri bulan putlarıyla dikkat çeker. Kutsal yazıları “Vedalar”dır. “Bilgi, ebedi hikmet” anlamına gelir. Hindulara göre kainat ebedidir. Kainatın sonu yoktur. Bu iddia ise entropi yasasıyla kıyametin gerçekleşeceği bilimsel bilgiye aykırıdır.

İşvara dışındaki tanrılar dahi reenkasnasyona tabiidir. Karma kanununa göre, bütün canlılar kendi durumlarını kendi amelleriyle kazanırlar. Örneğin bir canlının durumu kötüye gidiyorsa, önceki hayatında işlediği kötü amellerin karşılığını gördüğü anlamına gelir. Karma otomatik ve merhametsizce işler. Kast sistemi bu yüzden sorgulanamaz.  Örnek olarak fakir bir ailede doğduysanız, sızlanma hakkınız yok çünkü önceki hayatınızda kötülük yapmışsınız.

– Bu tarz bir kaderci inanç, semavi dinlerden farklıdır zira bu dinlerde kişinin doğuştan beraberinde getirdiği eksiklik veya zenginlikler tamamen imtihan ürünüdür, onun önceki hayatının bir suçu veya ödülü değil. Önemli olan elde olanın en iyisini yapmaktır. Zenginse kibirden ve cimrilikten, gösteriş gibi hasletlerden korunmak zorundaysa; fakir ise de yaratıcıya karşı isyan etmek yerine durumunu iyileştirmeye çalışması gerekir. Kast sistemi yoktur, aksine dünyada yardıma ihtiyaç duyan bireylere yardım etmek diğer insanların zorunluluğudur.

Hinduların bir kısmı tektanrıcıdırlar. İşvara isimli kainatın ebedi bir Rabbi’ne ve diğer yüksek varlıkların O’nun fani hizmetçileri ve memurları olduklarına inanırlar.

Sihizm ise, İslam’ın Hindistan’a yayılmasından sonra Hinduizmle İslam’ı sentezlemek isteyenler tarafından çıkarıldı. Tek tanrı inancını reenkarnasyonla birleştirmeye çalıştılar.

Budizm’in kurucusu Buda’dır. Ona göre, kendisi reenkarnasyon zincirinden kurtulmuştur. Bu yüzden Budistler, Buda’yı şahıs olarak tasavvur etmekten çok ezeli bir tipin örneği olarak görürler. O defalarca dünyaya gelerek insanlığa yol göstermiştir. Belirli bir ilah anlayışı yoktur.  Tanrıyı reddetmezler ancak tanrı fikri yerleşik değildir. Brahman kainat yaratıcısıdır, Atman ise şahsiyete hakim “ben” tasavvuruna sahiptir.

Amaç ızdıraptan kurtulmaktır. Ona göre dünyaya sarılmanın her çeşidi bir ızdıraptır. Bu sebeple dünyaya meyletmekten tamamen uzak durulmalı, dans, şarkı, sahne oyunculuğu, süs, çelenkler, güzel kokular ve büyük yataklarda yatmaktan uzak dururlar. İyi amelleri yapanlar, nirvanaya ulaşıp reenkarnasyon zincirinden kurtulurlar. Rahipler için ölçü; fakirlik, bekarlık ve sükunettir. Şintoizm ise japon milli dinidir. Çok tanrıcılık vardır. Dünya gök, yer ve yeraltı olarak üç tabakadan oluşur.

yahudilik ile ilgili görsel sonucu

8) Yahudilik

Peygamberi Musa’dır. Musa peygamber, Mısır’da doğmuştur.  Musa peygamber, beraberindeki iman edenlerle Firavun zulmünden kurtarmak adına gizlice Mısır’ı terk etme kararı aldı ve yaratıcının mucizesiyle denizi ikiye ayrıldı. Denizin ikiye ayrılma hadisesi tartışılsa da şu entry’de başka bir yazarın paylaştığı, bu olayın gerçekten var olduğunu destekleyen Kızıldenizle ilgili bilimsel çalışmalara göz atılabilir: https://eksisozluk.com/entry/69372219

Hz. Davud zamanında genişleyen ülke purperestlerle komşu olmuştu. Bunun üzerine Süleyman’ın iki oğlu Rehobeam ve Yerobeam ayrı devletler kurmuş, Yerobeam monoteizmi bırakmış ve halkını putperestliğe teşvik etmişti. Yahudiler sürgünler yaşamışlardı.

Tevrat, başlangıçta rahibin “temizlik” konusunda sorulara cevap verdiği kısa cevaplardan ibaretti. Ancak daha sonra alimlerin içtihad ve fetvaları daha geniş yer almaya başladı.

İnanç temellerine bakalım:

Allah’a iman. Bu iman putları tamamen reddeder, tanrı ile insan arasında peygamber dışında aracı kabul edilemez. Onlara göre Yahudiler tanrı tarafından seçilmiş bir millettir ve onlar günah işledikçe başlarına musibet gelecektir. Meleklere inanırlar. İlksel kaynaklarda ahirete iman yoksa da, bunu henüz elimize ulaşmadığına da bağlayabiliriz. Nitekim sonraki dini kitaplarda Hz. Musa’nın ahiret inancına sahip olduğu bilgisi vardır.

Kutsal kitapları Tanah ve Talmudtur.

Tanah: Tevrat, Neviim ve Ketuvim adlı kitapları içerir.

Talmud ise hahamların nesilden nesile aktardığı bilgilerdir. Yahudilerin çoğu bu kitabı da kutsal görürler ve Tevrat gibi bağlayıcı sayarlar. İçeriğinde Yahudileri “fazlasıyla” öven kısımlar vardır:

“Yalnız Yahudiler insandır. Goyim (gayri yahudiler, diğer milletler) hayvandır.” Baba Batra 114b, Jebamot 61a, Keribot 6b ve 7a.

Davud yıldızına ilk kez M.ö 7.yy’da rastlanır. Yahudiler oruç tutarlar, dua ederler, bayramları vardır. İbadethanelerine İslam dinindeki gibi suret sokmazlar, bu da putperestliğe karşı bir tavırlarıdır.

incil ile ilgili görsel sonucu

9) Hristiyanlık

Hz İsa, Annesi Meryem’in mucizevi bir şekilde hamile kalmasından dünyaya gelmişti. Hristiyanlığa göre, İsa’nın tebliğ görevine başlaması Yahya’nın tutuklanmasından sonradır. Vahiy alıyor ancak vahiyleri yazma gereği duymuyordu çünkü ya buna fırsat bulamamış, ya da kendisini daha çok “yahudiliğin tamamlayıcısı” gibi görüyordu. Mesajı mesiyanizm ve şeriatten oluşuyordu. Mesiyanizm, “tanrısal göreve gelecek mesih hakimiyetinin kapıda olduğunun haberi” idi.  1000 yıl sürecek tanrısal devlet kurulacak, bu devlet dünyanın cennetteki başlangıcı olacaktı.

“Sanmayın ki ben şeriatı yahut peygamberleri yıkmaya geldim, bilakis tamamlamaya geldim” sözü de bunu açıklar nitelikteydi.

Onun Yahudi şeriatında yaptığı değişiklikler, Yahudilerin bir kısmı tarafından hoş görülmedi. 12 Havarisinden biri olan Yahuda İşkariyot‘un yardımıyla yakalandı. Yahuda incili ise bu haberin kasti olmadığını ifade eder. Hristiyanlar gerçekten Hz İsa’nın asıldığına ancak daha sonra mucizevi şekilde mezarından bedensel olarak çıktığına inanırlar.

İsa’nın vefatından 25-30 yıl sonra, Hristiyanlar Hz İsa ile birlikte yaşadıkları tecrübeleri kayıt altına almaya karar verdiler. Zaten Hristiyanlar, İsa’nın bir kitap getirdiğine inanmazlar. Yalnızca ellerindeki kitapların güvenilir hristiyanların tecrübelerinden oluştuğuna inanırlar. Ortadaki İncil sayısı artınca, sahih ve uydurma olanlarına karar verilme aşamasına geçildi. 3. – 5. yüzyıllarda işlem tamamlandı diyebiliriz.

– Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri sahih kabul edilir. Resullerin Mektubu’na da itimad edilir.

Peki hangi inciller uydurma sayıldı?  Ebionitler, İbraniler, Yahuda, Barnaba…

İşin ilginç tarafı bu incillerin bazıları, İsa’nın tanrı olmadığını savunurlar. Mesela İbrani Thomas incili, Hz Yahya hakkında bilgiler içerir ki bu bilgiler Al-i İmran ve Meryem sureleyi ile uyumludur. Yahuda incili ise “İsa’nın mesih ve tanrıoğlu olduğu değil, peygamber olarak inandığını” söyler.

Peki nereden geliyor bu “Tanrı oğlu, ezeli, evrende tahakkümü olan İsa inancı.” ?

Günah keçisi ilan eder gibi olmasak da, tarihi anlamda Pavlus‘tan söz edebiliriz. Kendisi havari değilken, “Hz İsa’yı bulutlarda gördüm” diyerek eski putperest dinini bırakıp Hristiyan olur ve kendisini havari olarak kabul ettirir.. Kısa sürede kendisini cemaatin içine sokar. Daha ilk anlardan itibaren cemaatte tartışmalar çıkar. Yahudi kökenli hristiyanlar(ebionitler), Pavlus’u zındıklıkla itham eder.

Ebionitler fazla gelişemeyerek fikri anlamda tarih sahnesinden silindiler. Bugünki hristiyanlık da Pavlus fikriyatında ilerler; tabii sahih sayılan inciller de!

Pavlus hristiyanlığına göre İsa hem beşeriyeti hem de tanrısallığı bedeninde taşır. Her şey onun aracılığı ile yaratılmıştır. Bu fikri kabul etmek önceden putperest olanlar için zor olmamıştı. Kilise İsa’yı temsil ediyordu.  Yaratıcıyı razı etmek kiliseyi razı etmek demekti. Hristiyanlık içinde M. Luther’in reform teklifi ise, “yaratıcıya aracısız iman” temasıyla oldu. Yazı uzunluğu gereği burada konuyu kesiyorum.

ancient kabe ile ilgili görsel sonucu

10) İslam

Muhammed peygamberin hayatını, kendisine gelen vahyi, mesajını tarihsel olarak hepimiz biliyoruz. Bu yüzden yazıda odaklanmak istediğim ilk nokta İslam’ın diğer dinlerin kopyası olduğu iddiası, ardından ise İslam dininin tanrı tasavvuru olacaktır.

Öncelikle bu iddiayı ortaya koyan kişilerin, dinler arasında benzerlik aramak yerine “kopyalamayı” delillendirmeye yanaşmamaları iddianın zayıflığını kendiliğinden ortaya çıkarıyor. Bu kopyalamanın nereden, hangi kaynaklardan, hangi şartlarda yapıldığı iddia sahiplerinin delillendiremediği noktadır. Arabistan çöllerinde eski dinsel kaynakları bulup, orjinal dillerinde okuyabilip (matbaa olayı yok), yeni bir din sentezi çıkarıp, onunla putperestler, Yahudiler ve Hristiyanlarla münazaraya ve mücadeleye girebilecek dinler tarihi ve din felsefesi bilgisinin nereden edinildiği gibi soruların cevabı yoktur.

Bu sebeple iddia sahipleri olayı “Varaka ve birkaç Hanife indirgemeye çalışırlar.” Bildiğiniz üzere Varaka, Hatice’nin kuzeniydi ve din bilginiydi. İslam’ı Varaka’ya dayandırmaya çalışsalar da, daha ilk vahiyden birkaç ay sonra vefat eden bu insandan sonra Muhammed peygamberin 23 yıl nasıl olur da yeni din kurduğunun cevabı yoktur. 

Kaldı elimizde birkaç hanif! Osman bin Huveyris
desek, gidip Hristiyan olmuştu. Zeyd bin Amr, hristiyanlığı da kabul etmemişti. Muhammed peygamberin aldığı ilk vahiyden önce ölmüş.  Ubeydullah bin Cahş önce müslüman olmuş daha sonra da dinden çıkmış.  Bu insanların aralarında birlik bile yoktu.  Ümeyye bin ebi Salt, peygamberin peygamber olup olmadığını sorgulamak için başka ülkelere gitmiş. Peygambere kim yardım edecek? Kim sıfırdan bir din kurabilecek kadar, 23 yıl boyunca Muhammed peygamberin dizinin dibinde sistematik peygamber kıssaları, sıfırdan hukuk, dinsel inanış ve pratikler ortaya koyacak.

Bu sebeple kopyalama iddiasını ortaya koyan kişiler o mitolojiden bu dinden cımbızla benzerlik aramak yerine bu gibi sorunlara cevap vermeliler, dolaylı yoldan değil; direk tarihsel ve mantıksal gerçeklerle. Ama böyle bir şey yapmıyorlar, neden? Çünkü böyle bir şey yok. 

– İslam’ın tanrı tasavvuru nedir?

Evrenle iç içe değil evreni aşkın bir varlıktır. Nitekim bu tasavvur da doğrudur. Zira binlerce yıldır materyalist ve budistlerin inançları aksine evren ezeli değildir, yani sonradan var olmuştur. Sonradan var olan bir maddesel bütünlüğü tanrıyla özdeşleştirmek büyük bir hata olacaktı.

Ezeli ve ebedidir. Bir varlık zamanın kendisinden önce varsa ezeli ve ebedi olabilir. Evrende bulunan maddenin ise, zamanın varlığından sonra oluştuğunun ispatlanması üzerine oluştuğunu kabul edersek güneş, ay veya herhangi evrene ait bir kavramın kutsal ve ilah sayılması da mantıksız olacaktı.

– Yemeye, içmeye, çoğalmaya ihtiyaç duymaz. Pagan dinlerinin aksine kendisinde bir muhtaçlık yoktur. Evreni de bir ihtiyaç gereği değil; “her şeyi yaratma gücü” varken, ebedi huzuru kazanmayı hak edebilecek potansiyelde varlıklar yaratması erdeminden ötürüdür.

– Geçmişi de, geleceği de aynı anda bilebilir. Uzak doğu dinlerindeki gibi karma kaderine mahkum değildir. Zamanı var eden varlığın geçmişi ve geleceği aynı anda görebilmesi de felsefi anlamda mümkündür.

– Çocuğu veya akrabalık bağı yoktur. Günümüz hristiyanlığındaki gibi, herhangi bir varlıkla birlikte ezeli değildir. Tek başına ezelidir.

Birçok batılı felsefecinin dahi itiraf ettiği üzere, İslam’ın tanrı tasavvuru felsefi olarak en yalın, en gerçekçi ve soyutluktan uzak bir tasavvurdur. Bu gerçeği görebilmek için müslüman olmaya da gerek yok, bu objektif bir itiraf olacaktır.

Sonuç olarak dinler tarihi ve mitoloji sayfalarını karıştırmamız, bizi birçok sağlıklı felsefi sonuçlara ulaştırabilir.

Not: Tarihsel verilerde Ekrem Sarıkçıoğlu’nun Dinler Tarihi eserinden faydalanılmıştır. 

 

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir