Ezber Bozuluyor: Kuantum, Tanrısal Etkinlik ve Mucize İlişkisi

Kuantum teorisinin herkesin anlayacağı şekilde ne olduğunu, tarihsel olarak felsefe ve tanrı tartışmalarına yansımasını inceleyeceğiz.

Birçoğumuzun bildiği üzere, kuantum fiziği “fantastik” gerçeklere kapı araladı. Madde altı parçacığının “gözlemlendiğini fark edermiş gibi”  gözlemlendiğinde farklı; gözlemlenmediğinde ise başka türlü hareket etmesi bilim dünyası için şok etkisi oluşturdu.

Bu yazı, sırasıyla şu konuları işleyecek:

1) Kuantuma kadar süreç
2) Kuantum fiziği nedir? Kuantum teorisi nasıl ortaya atıldı?
3) Kuantum hakkında yorumlar
4) Kuantumdaki “fantastik” gerçekler
5) Kuantum ve Tanrısal Etkinlikler
6) Kuantum ve Mucizeler
7) Kuantum ve Naturalizm Çatışması

1) Kuantuma kadar süreç

“Miniklerin dünyası”na dair ilk bilgilerimiz, 2500 yıl önce İlk çağ felsefesinde Leukippos tarafından ortaya koyulan “atomculuk” fikrine kadar dayanmaktadır. Bu görüşe göre maddenin en küçük yapısı atomdur: atomlar ezeli ve ebedidirler. Görünen dünyadaki değişiklikler, atomların farklı boyut ve birleşiminden oluşurlar.  Materyalist atom görüşüne ilham veren bu temel Lukretius olmuştu.

Gelişen bilim ile atomun “bölünemez ve maddenin en küçük unsuru” fikri ortadan kaybolmuş, proton ve nötron gibi parçacıkların ve kuarkların keşfi ile madde dünyasının daha “minik” bir aleme yol açtığı ortaya çıkmış oldu.

– Newton’dan binlerce yıl önce, fizik hakkında tarihte büyük etki oluşturan ilk kişi Aristo’ydu. Aristo’nun fizik hakkındaki görüşleri kilise tarafından benimsenip din ile özdeşleştirilir hale getirildi. Bu sebeple kilise çevreleri Aristo’nun eleştirilmesini, Hristiyanlığı eleştirme olarak anladılar. Buna göre dünya merkezli bir güneş sistemi savunuluyordu.

Kopernik’in güneş merkezli sistemi, 1500’lü yıllarda Kepler tarafından geliştirildi. Kendisini Hristiyanlık adına eleştirenlere karşı da, “tanrıyı inkar etmediğini, tanrının evreninin ancak matematik diliyle anlaşılacağını” savundu. Gelileo da dünyanın yuvarlak oluşunu, yaratıcı ile çatışan bir bilgi olmadığını savunmasına rağmen; kilisenin kökleşmiş aristoculuğu bunu dine karşı bir tavır olarak anlayıp Engisizyon’da yargılaması ile sonuçlandı.

Newton’un evrensel çekim yasası fikri Aristo fiziğine son darbeyi vurdu. Atom konusunda Newton da klasik anlayışı savunuyordu. Fakat Newton fiziğinde epikuros’dan farklı olarak tanrıya da yer vardı.
bu şekilde yeni tartışmalar alevlenmiş oluyordu.

2) Kuantum nedir?

Max Planck’ın 1900 yılında radyasyonun “kuanta” dediği paketler halinde yayıldığını ispatlaması kuantuma giden ilk yol olarak adlandırılır.

İkinci önemli adım ise Einstein’dan geldi. Einstein ışıktaki enerjinin “foton” adı verdiği paketlerle iletildiğini keşfetti. İşin ironik kısmı, Einstein’in kendi ispatının temelinden oluşan kuantum’dan hoşlanmamış olmasıydı.

Teknik ifadeleri bırakıp işin herkes tarafından kolayca anlaşılabilecek yönünden bahsedelim.

Soru şudur: Işık tane midir, dalga mı?

Soru kendi başına çok ilgi çekici görünmese de, yapılan çift yarık deneyiyle “aynı anda ikisi” olduğu ortaya çıktı! İşin daha da ilginç noktası; ışığı oluşturan unsurların sanki “izlendiğini biliyor gibi” “gözlemleyen kişiye göre” değişiklik göstermesiydi!

Şaşırtıcı olan bu deneyin 4 dakikada çok basit bir şekilde anlatıldığı video:

https://www.youtube.com/watch?v=q3H7wR_IR3w

Bu deney bilim ve felsefe dünyasında şok etkisi oluşturdu. Hepimizin temel olarak bildiği “üçüncü halin imkansızlığı” ilkesi bile sorgulanır hale geldi!

Söz gelimi bir insanın aynı anda iki yerde bulunduğuna inanmak, bilim dünyasında hurafe; tıp dünyasında hastalık olarak nitelenir. Ama atom altı dünyada “aynı anda iki yerde bulunma” bilimin kendisi sayılır!

“Akılsız maddeciklerin”, izleyenin zihnine göre farklı hareketlerde bulunduğuna inancın gerçek hale dönmesi çarpıcıydı.

Bütün bunun üzerine “tamamlayıcılık ilkesi” gibi bilim felsefesi maddeleri üretildi. Bu ilkeye göre gözlemci, gözleneni değiştirebilir. Fakat kuantalardaki bu değişiklikler bir çelişki değildir.
Aksine, birbirlerini tamamlayan bir bütüncül özellik taşırlar!

3) Bütün bunlar nasıl yorumlandı?

Elbette bunlar üzerine farklı görüşler ortaya sürüldü.

a) Tepkilerin bir kısmı, “evren değişmeyen kurallara sahip makineden ibarettir; bu gibi “sürpriz” şeyler ortaya çıkmaz. Bu klasik materyalizme ve ‘her şeyin kurala ve sebep-sonuca bağlı olduğu’ fikrine aykırıdır. Dolayısıyla sorun bizde değil kuantumdadır” diyerek kuantumun mevcut gerçeklerini dışlayan bir tavıra girdiler. Oysa eldeki veriler her geçen gün kuantumu destekliyordu.

b) Kimisi ise “araçsalcı yaklaşım”ı benimsedi. Bilimin amacının “fayda” üretmek olduğunu, önemli olan evreni tanımlayacak sabit matematik sistemini bulmak olduğunu iddia ettiler. Bu yaklaşıma göre atomun ne olduğunu bilemeyiz. Ama bildiklerimiz üzerinden faydalı bir şeyler çıkarabiliriz.

c) Diğer kesim ise “kritikçi realizm”i savundu. Bu görüş ise, “gözlemleyenin, gözlemleneni etkilediği gerçeğinin ispatlandığından hareketle”, insanların yaptığı bilimsel keşiflere “direkt kabul edici değil, eleştirel ve sorgulayıcı” yaklaşılması gerektiğini ifade ediyordu. Bu görüşün ifade ettiği daha büyük bir anlam vardı: o da “klasik materyalizmin ortaya koyduğu bilimsel iddiaları sorgulamak”!

Yani başka bir ifade ile, nasıl “klasik materyalizm” temel olarak “metafizik gerçeklerin doğruluğunu sorgulama” sloganı ile ortaya çıktıysa, bu kez de “kritikçi realizm”  klasik materyalizmi mercek altına almıştı!

Tartışmanın bu düzlemde kalmasını beklemek elbette saçma olur. Elbette bu “sıradışı” bulguların değerlendirmesi, insanlık tarihinin en büyük tartışması olan tanrı-din-yaşam amacı nedir gibi kavramına gelmelidir!

Bu bağlamdan bakılınca, “bir parçacığın hem madde hem parçacık gibi” hareket etmesi, insan zihninin doğaya olan etkisini ortaya koyunca; bu ikil durumun “bize sadece bilim yeter” sloganının sorgulanması ile sonuçlanıyordu.

Zira bir mikroskop incelemesi bile asgari miktarda ışığı gerektiriyordu. Sadece gözlemlenen mini ışık fotonu ise deney gözlem sonucu değiştirebilirdi. Dolayısıyla “doğru bilginin kaynağı sadece deney ve gözlemdir” fikrinin gerçekliği üzerine yeni soru işaretleri ortaya çıkmış oldu!

4) Kuantumda Diğer “İlginçlikler”

“Kuantum tünellemesi” adı verilen kavrama göre, bir madde parçacığının duvarın içinden geçmesi mümkün!

“Süperpozisyon”a göre, bir madde parçacığı aynı anda hem saat yönüne, hem de ters istikamete dönebilir!

Bir düşünün. Bir elmadan kırmızı rengini koparmak mümkün mü? Veya bir insanın gülüşünü ondan ayırmak? Fantastik evet. Ancak 2014 yılında bir deneyde, bir elektron parçasının “bir özelliğini kendisinden ayırmanın” mümkün olduğu ispatlandı!

Aspect deneylerinden bahsedelim. Bu deneyler için foton çifti salan atomlar kullanıldı. Bu foton çiftleri, birbirlerinden ne kadar ayrılırlarsa ayrılsınlar, -kuantum teorisine göre- birinin kutuplanması dik ise, diğerininki yapay olmalıdır.

Ama esas nokta da burada başlıyor. Buna göre biz, bu parçalardan birinin pozisyonunu “gözlemleyerek” değiştirdiğimizde, kendisinden çok çok uzaktaki diğer çiftin de yönü değişmiş oluyordu!

Şaşırtıcı öyle değil mi? Evrendeki parçaların birbirleriyle “ilişkili” olduğunun ve hepsinin “bir bütünün anlamlı parçası” olduğunu gösteren ve kuantum teorisini bir bir güçlendiren bu deneyler, felsefe hatta dinlerin yorumlanmasına bile yeni bir bakış açıları getirdi!

Evrenin “parçalara indirgenerek tam olarak anlaşılabileceğini” ifade eden görüşler birer birer yıkılıyordu.

5) Kuantum ve Tanrısal Etkinlik

Bu noktada çoklu ilah kavramı barındıran politeist dinlerin, tek tanrılı semavi dinlerin deizm merkezli tanrı tasavvurları arasında farklılıkların var olduğunu göz önünde bulundurarak, felsefe tarihine yansımalardan söz edeceğiz.

Önceki yazılarda, “ezeli ve ebedi evren görüşüne sahip çok tanrılı dinler”in, big bang’in keşfi ile felsefe tarihinde ciddi bir eksi puanla karşılaştığının altını çizmiştik. Bu sebeplerle deizm ve tek tanrılı semavi dinlerin ilah tasavvuru üzerine konuşacağız.

Tanrısal etkinlik ikiye ayrılır:

a) genel tanrısal etkinlik: Bu, tanrının başlangıçta evreni yaratmasını ifade eder.
b) özel tanrısal etkinlik: Bu, tanrının yaratımdan sonra da evren içinde dualara cevap verme, mucizeler gerçekleştirme gibi faaliyetlerinin sürdürmesi ile ilişkilidir.

Genel tanrısal etkinliğin yanında özel tanrısal etkinliği de savunan filozoflar, kuantumla birlikte tanrısal etkinliğin “hareket noktasını” ispatladıklarını düşündüler.

Nitekim fizik profesörü William Pollard’ın dediği gibi, buna göre “belirsizlik” doğanın kendisinde mümkün ise, tanrı da bu “olasılıklı kuantum alanlarına” müdahale ederek “kelebek etkisi” örneğinde olduğu gibi birçok şeyi değiştirebiliyor ve gidişatı etkileyebiliyordu.

Murphy’e göre de tanrı, kuantum belirsizliklerine müdahale ederek; atomun yapısına; insanın da özgür iradesine dokunmadan evrenin gidişatı hakkında etkide bulunduğunu savunur.

Felsefeci Ellis, elçilere gelen vahiylerin de beyin içindeki kuantum boşluklarına gönderilen mesajlarla ilişkili olduğunu savunmuştur. Ona göre bu tarz vahiy, hem fizik kurallarının aşılmamasına; hem de tanrının kendi yarattığı fizik boşlukları içinde mesaj göndermesinin imkanını gösteriyordu.

Daha da çarpıcısı: “Madde altı parçalar, gözlemleyene göre değişebiliyorsa; tanrının sadece gözlem gücünün bile bütün evreni yönettiğini kolayca söyleyebiliriz.”

— Kaos teorisi üzerinde iddia edildiği üzere “eğer havayı etkileyen bütün fenomenleri bilirsek, bütün hava durumları kusursuz sonuç verir” gibi meşhur sloganla karşı karşıya kaldı. Buna göre evren determinist yani her şeyi kurala bağlı bir makineydi. Bu makineyi incelikleriyle bilen herkes, her anlamıyla geleceği de tahmin edebilirdi.

Fakat evrenin kuantumla determinist yapısı sorgulandığında; buna alternatif olarak tanrı ile ilgili bir fikir ortaya atıldı: “Tanrı, kuantum boşlukları doğrultusunda hava sistemine bilgi yükleyerek, sonucu yönlendirebilir!”

“Yüklenen mikro bilgiler birbirleri ardınca ilerlerse, makro sonuçlara yol açabilirler”

6) Kuantum ve Mucizeler

Mucize, dinsel literatürde “kişiyi yaratıcının gerçeklik ve mahiyeti konusunda aciz bırakan gerçek” anlamına gelir. Bu bağlamdan bakılınca güneşin açması, evrenin oluşumu için hassas değerler, big bang esnasındaki mili saniyelik sapmaların, evrenin kendi üzerine kapanmasıyla sonuçlanacak olması gibi sayısız bilgiler de mucize olarak nitelenirler.

Ancak biz mucizenin, “doğada olağanüstü olaylar” şekilde teknik anlamından bahsediyoruz. Bu fikir, tarih boyunca dine inananlar tarafından “doğa yasalarını yaratanın, aynı yasaları çok kolay bir şekilde geçici olarak değiştireceği” şeklinde yorumlanırken, kuantumla birlikte kimi çevrelerce “doğa yasalarını yaratan tanrının, aynı yasaları aşmadan evren kuralına girdilerinin sonucu” olarak yorumlandı.

Felsefe tarihi boyunca mucizeler hakkında çeşitli görüşler ortaya konuldu.

Bunların birincisi, “evrende neden sonucun olmadığı, sadece biz neden sonuca alıştığımız için bunu yasa olarak zannediyoruz” tezi üzerine oldu.

Söz gelimi suyu yere döktüğümüzde, dökülen yerin ıslanması bir doğa yasası değil; sadece tanrının “sürekli” olarak uyguladığı “seçeneklerden biri” olarak adlandırıldı. Eğer durum böyle ise, suyu yere attığımızda hiçbir yerin ıslanmaması da ihtimal dahilindedir; sadece tanrı bu ihtimali “normal zamanlarda istememektedir.”

Bir diğeri ise, “tanrının daha evrenin başında mucizelere elverişli bir sistem kurup, tam zamanı geldiğinde bu mucizelerin yine ‘doğal normallikte’ olmasını sağlaması”nın imkanı idi.

Musa kıssası ile örneklendirilen bu durum, şöyle ifade ediliyor: “Aslında denizin içinde rastgele hareket eden sayısız molekül vardır. Bu moleküllerin tam zamanında,  eşit miktarda sağa ve sola
ayrılması ile “doğa yasalarına uygun” mucize gerçekleşmiş olur.

Bu konudaki diğer görüş, “tanrının kuantum boşluklarını tam zamanında doldurup, mucizeyi kolayca yaratması” iken, diğeri ise “tanrının kuralları değiştirmesi” idi.

Dine inanan bakış açısı ile hepsi mümkündür. Dinsel metinlerde –zahiren- bunlara çelişen bir ifade ile karşılaşmıyoruz. Bu sebeple de bu konudaki görüşler çeşitlenmiş ve farklı örneklerle anlatılmıştır.

Hatta bu tip felsefi görüşler ışığında, Deizmin “evreni yaratan ama hiçbir ek müdahalede bulunmayan” tanrısı adına felsefi anlamda “baştan düzeni kuran tanrı” altında dahi mucizeler mantıksal olarak mümkün görünmektedir.

7) Din- Naturalizm Çatışması

Naturalizmin “bilim gücünü aşan şeyler bilimin konusu olamaz” ilkesi, döndürülerek “bilimin gücünü aşan şeyler gerçek olamazlar” fikrine evrilmiştir. Bu ise ”methodolojiden bilgi üretme” yanlışıdır.

Zira bilim kapsam ve alanının kısıtlılığı her geçen gün, aynı bilim ile karşımıza çıkmaktadır. Nitekim artık insanlık olarak, bu slogandan hareketle “ölçemiyoruz o halde yok” fikrinin, kuantumla ölçülüp sabitleşemeyen olasılıkların inkarı anlamına gelmemesi gerektiğinin farkındayız.

Başka bir ifadeyle: “doğayı sadece doğal süreçlerle açıklamalıyız” fikri methodolojik bir seçimdir. Bu ise “doğanın doğal olmayan  süreçler içermediğinin” ispatı olamaz.

Sonuç olarak kuantum her geçen gün hem bilim dünyasında yeni çığırlar açmakta, hem de felsefe tarihine çarpıcı şekilde yansımaktadır.

Not: Bu yazıda söz konusu bilgiler oluşturulurken, işlem sırası “Kuantum teorisi, felsefe ve tanrı” adlı kitaptan,  deneyler konusunda bilimoloji’den, genel kontekste de “Küçük Muhteşemdir” belgeselinden istifade edilmiştir.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir